9 Ekim 2018 Salı

REİS'İN ŞÖLENİ

Reis Olgran'ın yakında bir oğlu olacaktı. Şimdiye kadar iki kızı olan Reis için erkek bir çocuk, mirasını devralacak kişi demekti. Böyle büyük bir olay elbette kutlanmalıydı. Reis sıradan bir şölen istemiyordu. Hem kasabalının saygısını arttıracak hem de rakip kasabalara güçlerini gösterecek bir şey olmalıydı. Reisin fazla düşünmesine gerek yoktu. Rakip kasabalardan daha tehlikeli düşmanları vardı.
  Ertesi gün kasabanın ilan panosunda, panonun nerdeyse tamamını kaplayan, bir duyuru asılıydı. Veliahdın doğumu şerefine bir av şöleni düzenleniyordu. Üstelik en büyük kurdu öldürüp, başını getirene ağırlığınca altın verilecekti. Şölen doğuma bir hafta kala yapılacaktı.
* * *
  Bu "şölen" haberi herkesi memnun etmemişti. Kasabalıyı bir heyecan ve sevinç sarmışken ormanın derinliklerinde yaşayan ihtiyar bir büyücü bu haberi henüz almıştı. Haberi getiren serçeye su verirken bir yandan da homurdanıyordu. İnsanlar bu sefer hadlerini aşmışlardı. Kurtlar onlara saldırdığı zaman karşılıklı ölümler olurdu. Büyücü buna kızmazdı, her ne kadar kurtlar sadece aç kaldıkları durumlarda saldırsa ve aç kalmalarının sebebi gene insanlar olsa da savaşta kayıplar olurdu. Ama bu sefer olay savaş değil katliamdır.
  Büyücü serçeyi herkesi haber vermesi için gönderdi. Ormandaki ağaçların yarısından daha yaşlıydı ama böyle bir durumda kendi başına karar veremezdi. Bunun sebebi elbette Büyücünün demokratik bir insan olması değildi. Her halükarda kendi bildiğini okurdu. Hayvanların bunu öğrenince öfke ve korkuyla yanlış kararlar vermesinden korkuyordu. İşler 100 yıl önceki gibi değildi. İnsanların ateşli silahları onlara büyük bir üstünlük sağlıyordu.
* * *
  İhtiyar Büyücü, erkenden toplantı alanına gelmişti. Toplantı alanı çevresi ağaçlarla çevrili, daire şeklinde, geniş bir alandı. Alanın merkezinde, yaklaşık 1 metre yüksekliğinde, üstü yassı bir kaya vardı. Bu kayaya çıkmak kolay olsun diye ahşap basamaklar yapılmıştı. Alanın belki de en önemli, sadece dikkatli gözler tarafından fark edilecek, özelliği ise alanın çevresinde ormanda yetişen her ağaç çeşidinin temsilcilerinin bulunmasıydı. Ağaçların herkesten çok söz hakkı vardı.
  Yavaş yavaş katılımcılar gelmeye başlamıştı. İlk gelen kartalların lideri Camgöz Skra oldu. Onu sırasıyla ayıların lideri Ağaç Deviren Brom, geyiklerin lideri Ulu Toral, baykuşların lideri Kör Gin ve kurtların lideri Gümüşdiş Anokar takip etti. 5 dakika içinde neredeyse herkes gelmişti.
  Büyücü kayaya çıktı ve gürültücü kalabalığa susmalarını işaret etti. Gelenlerin pek çoğu daha önce bu kadar geniş bir toplantı görmemişlerdi. Aralarından sadece Gin ve Anokar o kadar yaşlıydı.
  Büyücü konuşmasını başlattı ama bitiremedi. Hiddetlenen Brom sözünü kesmişti çünkü. “O aptallar ne sanıyorlar! Bizim ormanımıza gelip, kardeşlerimizi zevk için avlayıp, ellerini kollarını sallayarak gideceklerini mi? Onlara kim olduğumuzu gösterme vakti geldi. Ağaçları kestiklerinde bizi engelledin ihtiyar. Yemek için bizi katlettiklerinde bile engelledin. Bu sefer bizi engellemene izin vermeyeceğim. Ayı kabilesi savaşa gidiyor ve her türlü yardıma açık.” diye bağırdı. Büyücü’nün korktuğu başına gelmişti. Kalabalık bir coşkuya kapılmıştı ki Büyücü onlara tekrar susmalarını işaret etti. Kalabalık, Büyücünün sözlerine dikkat kesildi. Yöntemleri sıklıkla onay görmese bile Büyücü oldukça saygı gören biriydi. “Kan dökerek ancak daha fazla kanı getirirsin genç Brom. İnsanların öfkesini ormana çekmeye gerek yok. Hele de yüzyıl uykum yaklaşmışken.” diyerek düşüncelerini dile getirdi Büyücü. Her yüzyılın 10 senesinde bir uykuya yatardı ve bu uykuya sadece iki hafta kalmıştı. Büyücü uyuduğunda ormanın savunmasız kalacaktı.
  Bu konuşma Brom’u ikna etmek için yeterli değildi. Bir kez daha ağzını açacak oldu ki Anokar bir adım öne çıkarak onu susturdu. Anokar’ın yara içindeki bedeni onun orada bulunan herkesin toplamından daha çok savaş gördüğünün kanıtıydı, ihtiyar Gin hariç elbette. Yaşlı kurt “Irkım, insanların öfkesinin sonuçlarına pek çok kere tanık oldu genç Brom. Büyücü haklı. Bu kritik dönemde bir savaş başlatmak akıllıca olmaz. Büyücünün bir planı olduğuna eminim.” diyerek atılgan ayıya bir bakış attı. Büyücü, sessizlikten hoşnut bir şekilde sakalını kaşıyarak planını anlatmaya koyuldu.
* * *
  Şölene bir haftadan az zaman kalmıştı ve Reis’in ilgilenmesi gereken ayarlamalar vardı. Çalışma odasında uzun zamanlar geçiriyordu. Şölen için yapılan hazırlıklar pek çok işi aksatıyordu ve Reis olarak onun görevi, kayıpları en aza indirmekti. Muhafızlarının pek çoğunu kasabalıya işlerinde yardımcı olsun diye göndermişti. Elbette en güvenilir korumaları eşinin yanındaydı.
  İşlerine gömülmüşken bir esinti odadaki mumları söndürdü. Çok tuhaf diye düşündü Reis, camı açtığını hatırlamıyordu. Odanın merkezine en yakın mum birden aydınlandı. Reis başını çevirdiğinde yaşlı bir adamla göz göze geldi. Adamın gözlerindeki sevgi ve anlayış Reis’i etkilemişti. Biraz daha derine baksaydı göreceği öfke ise... Reis’i etkilemekten fazlasını yapacaktı.
  Büyücü Reis'i süzdükten sonra “Şölen anlayışın oldukça ilginç Olgran.” dedi.  Reis bu hitap şekline sinirlense de belli etmemeye çalıştı, ona adıyla eşinden başka kimse hitap etmezdi. Reisin saklayamadığı öfkesinden keyif alan Büyücü “O aptal şöleninde tek bir canlıya bile zarar gelirse bunun sonuçlarına katlanırsın Reis Olgran.” dedi, sesi adeta gürleyen gök gibiydi. Reis artık iyice öfkelenmişti. “Sen kim olduğunu sanıyorsun da benim evimde beni tehdit etmeye cüret ediyorsun ihtiyar dilenci.” diyerek öfkeyle bağırdı. Büyücü bu konuşmanın bir yere varmayacağını anlamıştı, Reis mantıklı birisi değildi. Reisi ikna edemeyeceği için de ormanda yapacak işleri vardı. Mumlar yeniden yandığında odanın ortasında bastonuna dayanmış bir ihtiyar yoktu. Reis odasında bir kez daha yalnız kaldı. Büyücü ile yaptığı bu görüşme uzun bir süre aklına hiç gelmedi
* * *
  Brom savaşmayı yeğlerdi ama riske atacağı hayat kendi hayatı olmadıkça gözü kapalı savaşa girecek değildi. Her ne kadar içi rahat etmese de işini yapmalıydı. O da diğer liderler gibi orman halkını uzaklaştırmaktan sorumluydu. Büyücü herkese bir bölge vermişti, ayrıca her lider kendi türünden de sorumluydu. Brom az önce işini bitirmişti ama emin olmak için bölgesinde tekrar geziyordu.
  Artık dönebileceğine karar vermişti ki burnu bir koku aldı. Ayının keskin burnu, bunun ne olduğunu anlamıştı ama inanmak istemiyordu. Kokuyu takip ederken hiçbir şeyin farkında değildi. Sanki dünyası kararmıştı. Ne güneşin sıcaklığı ona ulaşıyor ne de bastığı toprağın serinliğini hissediyordu. Dünyada o kokudan başka hiçbir şey yoktu
  Kokunun kaynağına geldiğinde yüreğinin acısı ona öyle ağır geldi ki koca ayı yere devrildi, gözyaşları adeta onu boğmak ister gibi akıyordu. Böyle bir şeyin olabileceğini hiçbir zaman aklına getirmemişti. İçinden gelen bir acıyla bağırdı. Böyle bir acıyı daha fazla içinde tutamazdı. Ayıların büyük şefi Ağaç Deviren Brom yerde acı içinde bağırıyordu. Hayatı boyunca bir daha böyle bir acı hissetmedi.
* * *
  Büyücü tek odalı evinde daireler çizerek bundan sonraki hamlesini düşünüyordu. Babasına verdiği sözün baskısını hiç bu kadar ağır hissetmemişti. Izdırabını Karga Sekron’un gelişi böldü. Son kontroller tamamlanmıştı. “Brom’dan haber var mı?” diye sordu Büyücü. Sekron “Brom hala kimseyle konuşmuyor. Hala olanların yasını tutuyor” diyerek yanıtladı. Büyücü başını acı acı sallamakla yetindi. Brom’un oğlunun acısını unutmak için daha çok zaman ihtiyacı vardı. Büyücü üstüne pelerinini giyerken kargaya “Acele et ve diğerlerine yetiş Sekron. O aptallar ne yaptıklarının farkında değil.” dedi. “Sen gelmeyecek misin?” diye sordu karga. Büyücü gülümsedi ama kırışıklarla kaplı yüzünde sevince dair bir iz yoktu. Asasına yaslanarak evden çıktı.
* * *
  Saatlerdir ormandaydılar ama bırak kurdu bir sincap bile görememişlerdi. Herkes üşümüş ve yorulmuştu. Aralarında tartışmalar çıkıyordu. Bazıları ormanın lanetli olduğunu ve geri dönmeleri gerektiğini söylerken bir kısmı da kocakarı masallarına inanmadıklarını, ormanın hiçbir sıkıntısı olmadığını söylüyordu. Yine bir tartışma başlamıştı ki kurt aramak için gidenlerden biri geri döndü. Yüzündeki sırıtıştan ne kadar heyecanlı olduğu okunuyordu “Bir kurt buldum. Genç bir tane ama en azından bir kurt.” diye haykırdı. Şimdi çıkan tartışma ise kurdu kimin öldüreceğiydi. Sonunda Bori’ye karar verdiler. Bori’nin babası daha o küçükken madenlerde ölmüştü. Üstelik Bori’nin bir de hasta bir kız kardeşi vardı. Herkesin paraya ihtiyacı vardı ama Bori için bu bir mecburiyetti. Bori tüfeğini gururla doldurdu ve ağaçlara doğru gitti.
* * *
  “Herkes nerede acaba?” diye düşünüyordu talihsiz kurt. Her nasıl olmuşsa bir haftadır kopmakta olan kıyametten haberi olmamıştı. Bir yerlerde boş boş yatıp aylaklık etmişti anlaşılan. Annesi ve kardeşleri geçen kış yemek bulamadıkları için öldüklerinden onu merak edecek kimse yoktu.
  Etrafta boş boş gezip kendi kendine oyunlar oynarken birden kulağına bir hışırtı geldi. Yavru kurtlar kendi aralarında dalaşmayı pek severdi. Ormanda bu tip oyunlar çok sevilirdi. Genç Kurt arkadaşlarını şaşırtmak düşüncesiyle arkasını dönerken bir silah patladı. Toprak kurdun kanıyla kızıla boyanırken havaya barut, kan ve yanık et kokusu yayıldı.
* * *
  Kasaba meydanında büyük bir eğlence vardı. Reis Olgran altın ödülüne ek olarak herkese içki ısmarlamıştı. Meydanın ortasında ise genç bir kurdun kazığa geçirilmiş başı vardı. Hiç kimse onun daha bir çocuk olmasını umursamıyordu. o kurt onlar için yalnızca bir canavardı. Bir grup genç ise meydandaki büyük ateşten uzakta birkaç kıza şölen avı sırasında öldürdükleri ayıyı anlatıyorlardı. 

  Bu kutlamalar doğuma kadar böyle sürdü. Reis oğluyla yalnız kaldığında sırtında bir ürperti hissetti. Büyücüyle yaptıkları konuşmayı da ancak o zaman anımsayabildi. Titreyen elleriyle oğlunu yatağına yatırdı. Korkudan her yanı titriyor, alnında terler birikiyordu. Alnındaki teri silerek arkasına döndü. Asasına yaslanarak zor ayakta duran büyücüyü gördüğünde Olgran’ın Reisliği hükmünü yitirmişti. O artık annesinin anlattığı masallardaki ormanı kızdıran çocuktu.
  Büyücü sesinde bir alayla “O geceki cesaretin nereye gitti şimdi Haşmetli Reis Olgran?” diye sordu. Olgran “Oğluma zarar verme.” diyebildi güçlükle, adeta bir fısıltı gibi. "Benden bunu istemeye hakkın yok Olgran. Sen başka evlatlara zarar verdin. Başına geleceklerin hiçbiri hak edilmemiş değil” dedi.
  Olgran dizlerinin üzerine düşüp ağlamaya başladı. Büyücüden özür diliyor, merhamet için yalvarıyordu. Sesi boş odada uğursuzca yankılanıyor, kendi zihninde başka seslerle karışıyordu. Omzunda kızının ürkek elini hissettiğinde Büyücü’nün gitmiş olduğunu ancak fark edebildi.
* * *
  Büyücü dizlerinin üzerine güçlükle doğruldu, sesi titremesin diye büyük bir çaba göstererek “Seni hayal kırıklığına uğrattım baba.” diyebildi. “Bana emanet edilene sahip çıkamadım, kan dökülmesine engel olamadım. Kötü şeyler oldu ve daha da kötü şeyler olacak.” diye sözlerini sürdürdü. Babası olan büyük ruh elini oğlunun omzuna koydu. “Senden çok şey bekliyordum. Buna rağmen hiçbir beklentim boşa çıkmadı. Kötü şeyler olmuş olabilir ve daha kötü şeyler olacak olabilir. Önemli olan senin buna nasıl engel olacağın.” dedi Ormanın Ruhu. “Kadim kanunlara göre hareket edeceğim ancak kendimden de bir şeyler katmak istiyorum” dedi Büyücü metanetle ve devam etti: “İnsanlar yaşamın kaynağını unuttular, doğaya saygı duymaz oldular. Yaramaz çocuklar nasıl eğitilirse ben de onları öyle eğiteceğim." 
 Büyük Ruh, oğlunun gözlerine derin derin baktı "Kararlarına güveniyorum." dedi

  Büyücü, babasına söz veren küçük bir çocuk gibi “Her birinden ben sorumlu olacağım baba, her birini kendim yetiştireceğim.” diyerek babasına baktı.
  “Öyleyse uyanma vaktin geldi oğlum. Doğru olanı yapacağını biliyorum.” dedi Ormanın Ruhu gülümseyerek.
* * *
  Reis 18 yıldır aynı kâbusu görüp duruyordu. Kabusunda oğlu ormana doğru yavaşça yürüyordu. Olgran ise peşinden bağırıyor, ormana gitmemesini söylüyordu. ama sesi oğluna ulaşamıyordu. Oğlu ona bakıp gülümsüyor ve "Orman sadece ona zarar verenler için tehlikelidir." diyor yoluna devam ediyordu. Reis peşinden ne kadar koşsa da bir türlü ormana yaklaşamıyordu. Ormandan vahşi bir kurt fırlıyor ve tam Olgran’ın üstüne atlayacakken kâbus bitiyordu. Bazı geceler o kadar çok korkuyordu ki bir daha uyuyamıyordu
  Reis kalktı ve giyindi. Bu akşam oğlu evlenecekti. İlgilenmesi gereken çok şey vardı. Eşi çoktan kalkmıştı bile. Reis camlardan uzak durarak aşağı indi. Camdan dışarı bakmaya korkuyordu. Büyücünün sözleri her zaman aklındaydı.
* * *
  Düğün saatlerce sürdü. Reis oğluyla, Droan’la, gurur duyuyordu. 18 yılda kuvvetli ve akıllı bir delikanlı olmuştu. Üstelik kasabanın en güzel kızıyla da evleniyordu. Bir baba daha ne isteyebilirdi ki!
  Nihayet düğün sona erdi ve genç çift odalarına çıktı. Düğün bitmiş olmasına rağmen eğlence hala devam ediyordu. Droan ise sevdiği kadınla yalnız kalacağı için çok heyecanlıydı. Eşine derin bir aşk ile bağlıydı. Acemice kızın elini tuttu. İkisinin de en mutlu gecesiydi. Işığı söndürdüler ve dudakları karanlıkta birbirlerini buldu... 
* * *
  Ev halkı Droan’ın çığlıklarıyla uyandı. Herkes genç çiftin odasına koştu. Reis, en son gelen oldu. Odaya girdiğinde oğlunu yerde buldu. Kucağında kanlar içindeki eşi vardı. Reis’in karısı muhafızlara o “canavarı” bulmaları için emir verdi. Olgran hiçbir şey söylemeden odasına gitti ve kapıyı kilitledi. Genç gelin şüphesiz bir kurt tarafından öldürülmüştü, Olgran anlamıştı bunu, oğlunun çığlığını ilk duyduğunda anlamıştı. 
  Olgran yıllar sonra ilk defa pencereden dışarı baktı. Hiçbir kurdun o odaya giremeyeceğini biliyordu. Zor duyulan bir sesle "Bana layık gördüğün ceza bu mu?" diye sordu.
* * *
  Düğünden sonraki hafta tüm kasabada yas ilan edilmişti. İnsanlar ölen gelinle ilgili akıl almaz teoriler üretmekten büyük keyif alıyorlardı. Ama en popüler konu bu değildi. Reis'in kendini kilitlediği ve kimseyle konuşmadığıyla ilgili söylentiler dolaşıyordu.Başlarda sadece bir dedikodu olarak görülen bu olay daha sonra gerçekliğinden şüphe edilmez bir hal aldı.
  Kasaba halkı bunlarla meşgul olurken Olgran zamanının tamamını orada olmayan birinden af dilenerek geçiriyordu. Eşi bazen kapıya kulağını dayayıp kocasının artık tanıyamadığı sesini dinliyordu, hiçbir zaman kocasının ne söylediğini anlayamasa da dinlemeye devam ediyordu çünkü bu ses onun hayatta olduğunun tek kanıtıydı.
  Genç Droan ise eşinin ölümünden sorumlu olan yaratığı arıyordu. Gece seslerini duymuştu ama bir türlü uyanamamıştı. “Hepsi benim suçum. Eğer korkağın teki olmasam sevgilim hala hayatta olacaktı.” diyerek kendisini suçluyordu.
* * *
  Olayların üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti. Olgran kendinden başka bir şey duymuyordu. Sonra yalvarmayı bırakıp dinlemeye başladı. Ev derin bir sessizliğe gömülmüştü. Olgran gidip kontrol etmesi gerektiğini biliyordu ve öyle yaptı.
 Kapısını usulca açtı. Kapı açılır açılmaz büyük kızının bedeni ayaklarının dibine düştü. Kızı bir kurt parçalamıştı buna şüphe yoktu. Olgran evini gezdikçe aile bireylerinin hepsini buldu. Yalnız ailesi değil bütün muhafızlar ve hizmetçiler de katledilmişti.
  Kasabalı geceki gürültüyü duymuş ve evin önüne yığılmışlardı. Kimsenin içeri girecek cesareti yoktu. Hepsi “canavar”ın hala orada olmasından korkuyordu.
  Evin kapısı birden açıldı ve reisleri yarı çıplak dışarı fırladı. Onun reisleri olduğunu anlamak artık onlar için imkansızdı. Sakalları ve saçları uzamıştı, kir içinde kalmış bedeni kapkara olmuştu. Olgran, ormana doğru koştu ve ağaçların içinde gözden kayboldu. Onu uzaktan gören birisi rahatlıkla onun bir kurt olduğunu düşünebilirdi.
* * *
  Olgran ormanın her köşesinde “O”nu arıyordu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Yere yığılana kadar yürüyor, gücünü toplar toplamaz kalkıyor ve yürümeye devam ediyordu. Hiçbir şey yemiyordu ama ihtiyacı da yoktu.
  Bazen yolu birkaç hayvanla kesişiyordu. Hayvanlar sanki birer hayaletlermiş gibi yanından geçip gidiyorlardı. Olgran bunu fark etmemişti bile, sonuçta onun da ormandaki bir hayaletten farkı yoktu.
  Olgran aradığını bulamadı, bulamayacaktı da. Ne zamandır yürüdüğünü unutmuş, bedeni parçalanmanın eşiğine gelmişti. O kadar çok ağlamıştı ki yarı kör olmuştu.
Ormanın içinde amaçsızca yürüdü. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu, belki birkaç ay geçmişti belki de sadece bir saat olmuştu. Olgran'ın aklı bunu ayırt edemezdi artık.
 O böyle düşe kalka yürürken sesler duydu: ağaçların dalları arasından kendine yol bulan çığlık sesleri. Güçsüz bacakları hızlandı, zar zor yürüyen Olgran koşmaya başlamıştı. Dallar yüzüne çarpıyor, taşlar ve dikenler ayağına batıyordu. Çığlık seslerini tanıyordu, yol boyunca duydukları aklının ona oynadığı bir oyun olsun diye dua etti.
  Ormandan çıktığı zaman karşılaştığı manzara Olgran’ın geriye kalan aklını da kaybetmesine yol açtı. O gece ava katılan herkes kasaba meydanında parçalanmış bir şekilde yatıyordu. Yıllar önce o kurdun başının durduğu yerde ise oğlu vardı. Oğlunun ağzı ve elleri kan içindeydi ama bu kendi kanı değildi. Olgran uzun uzun oğluna baktı. Neden sonra bakışları ellerine düştü. Ellerinde ölen herkesin kanını gördü, kan öyle sıcaktı ki ellerinden dumanlar çıkıyordu. Oğluna bir kez daha baktı. Yakışıklı bir çocuktu. "Daha fazla görmek istemiyorum." dedi. Kanın yaktığı ellerini gözlerine götürdü. Parmaklarını oyarcasına göz çukurlarına batırdı. Ellerinde gözleriyle yürümeye başladı. İlk attığı adımda sendeledi, ikinci attığı adımda kemiklerine dikenler batıyor gibi hissetti, üçüncü adımda yere düştü. Şölen bitmişti.
* * * 
 "Bu yüzden mi ormanı kızdırmamalıyız anneciğim?" diye sordu küçük çocuk. Annesinin güzel yüzünü şömine ateşi aydınlatıyordu. Kadın sevecenlikle oğlunun başını okşadı "Anlattığım masalı güzelce dinledin mi Olgran?" diye sordu. Çocuk utanarak gözlerini kaçırdı "Bir ara dikkatim dağıldı. Hem bu sadece bir masal değil mi? Gerçekte ormanı koruyan aksakallı bir ihtiyar yok değil mi anne?" dedi. Annesi iç geçirerek şömineye baktı "Elbette bu sadece bir masal Olgran."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder